Anasayfa Haberler 65 Milyon, Babalığımın Tescilidir
65 Milyon, Babalığımın Tescilidir PDF Yazdır e-Posta
Erdem Gürsoy tarafından yazıldı.   
Çarşamba, 23 Ocak 2008 18:24

65 Milyon, Babalığımın Tescilidir

Orhan Gencebay, sürekli reddettiği programın ismine ‘Alaturka’ eklenince, jüri üyeliğini kabul etmiş. İlerisi için yine de emin değil: “Rencide edilirsem, giderim.”

Orhan Gencebay, önümüzdeki yıl, profesyonel müzik hayatının 40. yılına adım atıyor. Gencebay, yaptığı müziğin küçümsendiği bir ortamda eleştirileri savuşturmanın ötesine geçerek, bağlamada kendi tarzını oluşturdu. Arabesk kültürün toplumsal kabulünde ayrı yerde durduğu, doktora tezleriyle de kanıtlanmaya çalışıldı. TRT’nin yıllarca görmezden geldiği ve arabesk yapıyor diye sansürlediği Orhan Gencebay’a ‘devlet sanatçısı’ unvanı verilmesi bir paradoks gibi duruyor belki; ama onun için bu çok da önemli değil. TRT’ye ve Kültür Bakanlığı’na bugün bile ağır eleştiriler getirmesi bundan. Tanzimat’tan itibaren başlayan Türk müziğinin modernleşme hikâyesinde arabeski külliyen görmezden gelenlere yönelik “Kiliseye de camiye de aynı yakınlıkta durması gerektiği hâlde, camiye uzak kaldı.” tespiti de… Jüri üyeliği yaptığı programla bugünlerde yeniden gündeme gelen ve sık sık eleştirilere maruz kalan Gencebay, düşüncelerini çok yönlü kimliğiyle Aksiyon’a anlattı.


 

SEVGİ YARADANIN VERDİĞİ EN BÜYÜK DEĞER

-1968 yılında çıkan Sensiz Bahar Geçmiyor’dan bu yana Orhan Gencebay diskografisinde, inanması zor ama yüze yakın albüm karşımıza çıkıyor.

Benim yorumladığım 400’ün üzerinde eser var. Yorumlamadığım 600 civarında. Yaptığım adet ise 1000’in üzerindedir.

-Son albümünüz Yargısız İnfaz’ı özgün kılan karakteri nedir?

Eskileri hatırlattığı gibi, bazı inançlarımın ifadesi var, burada. Aşkın hesabı olmaz diyorum. Aşk, saflıktır. Hesabını yapanın saflığından şüphe edilir diyorum. Sevgi, Yaradan tarafından verilen en büyük değerdir. Mesele, almak ve vermektir. Cimrilik yapılamaz.

-Eşiniz için yazdığınız Bugün Senin Doğum Günün, albümde daha öne çıktı. Şarkının popülerliği, ‘Kaç yıl kaldı yaşanacak, doğum günün kutlanacak’ diyen Gencebay bilgeliğinin üzerini örter mi?

Benim yazdığım bir eser olduğu, ben de bir bütünün parçası olduğum için her şey birbiriyle ilintili. 63 yaşımda her şeye yeniden başlarmışçasına bir duruşum var. By-pass’tan sonra daha çok şükretmeyi öğrendim. Yapmadığım çok şey var, inşallah bunlara zamanım yeter.

-Yüzünüzü geriye döndürdüğünüzde, mütevazı olamayacağınız şeyler var mı?

Bir kere bilgiye saygı duymak lâzım. Bilgi, mutlaktır, birdir. Bir de Yaradan demektir. Bilmeyene hoşgörüm var; ama bilmek istemeyene yok.

-Bilgi tek başına yeterli midir? Müzik sistemi örneğin... Türkiye’de her yıl binlerce konservatuar öğrencisi mezun oluyor. Peki, bağlama üstadı deyince akla gelenler neden hâlâ iki elin parmaklarını geçmiyor?

Güzel sanatlarda bilgi kadar yeteneğe de ihtiyaç vardır. Bu doğuştan gelir. Tıp öğrencisi, bilgiye sonradan sahip olabilir. Ama konservatuarda okuyanın daha evvel bir derinliği yoksa hiçbir şey yapamaz.

-Burada popüler kültüre top atılıyor. Halkın beğeni düzeyi eleştiriliyor. Sanatçı kitlesinin niteliği açısından pek de bakılmıyor olaya…

Popüler kültürün içinde karıştırılan bazı durumlar var. Eğlence dünyası ayrı, sanat dünyası ayrı ele alınmalı. Müziğin işlevleri vardır: Eğlendirir, dinlendirir, düşündürür, ulvî duygular verir, tedavi eder, hayata bir anlam katar. Yalnızca eğlenceyi alırsanız, müziğin derinliğini göremezsiniz. Batı müziği, geniş bakabildiği için değerlidir. Bizde eğlence yönü ele alındığı için o derinlik aysbergin altında kaldı.

BİZE HAS BİR ARMONİNİN PEŞİNDEYİM


-Besmeleyle Başla parçasında Batılı bir soundla çaldığınız bağlamayla birlikte kemanlar ve zurna, sentez bir müziği yansıtıyor. Batılı tarza hep bir yanaşmanız var. Neden bu tarafınız görmezden geliniyor?

Benim ağırlığım Türk müziğidir; ama başlangıcım klâsik Batı müziğidir. 6 yaşında notayı öğrendim ve armoninin içine girdim. Çok sesliliği o zamandan tanıdım. Ama gönlüm, sanat ve halk müziğindeydi. Bağlamayı 7 yaşında kucakladım. 10 yaşında beste yapmaya, 13 yaşında tambur çalmaya başladım. Bilahare rock’la, cazla, klâsik Batı müziğiyle ilgilenmeye de devam ettim. Daima araştırdım; yeni yapı oluşturmaya çalıştım.

-Yaptığınız araştırmalarda Türk müziğinin kökenine ilişkin nelere rastladınız?

Türk sanat müziği; saray müziği ya da klâsik Türk müziği olarak anılıyor. Sultanların buna vâkıf olduğunu görebiliyorsunuz. 36 civarında Türk sanat musikisi formu vardır. Bunun 20’si güncel, 15-16 tanesi de tasavvufla ilgili. 1826’ya kadar Müzik Enderun’u devam etmiş. Kapatılma nedeni, Batılılaşma hareketi. Bize ait değerlerin okulu kapatılıyor. Saray ve çevresindeki bilgiler, binlerce yıl geçmişe gidiyor. Türk musikisini geliştiren, kollayan Osmanlı, yalnız Türklere ait değerleri değil, bu havzadaki her şeye sahip çıkıp geliştirmiş. Türk sanat müziğinin başında Farabi vardır, 9. asırda. Ondan sonra Safiyüddin, Maragalı Abdülkadir, Mihail Meşakka, Rauf Yekta Bey gibi teorisyenler hizmet etmiştir. Kimi Arap’tır, kimi Ermeni’dir, kimi Grek’tir. Doğu Roma’dan gelen müzikal etkinlikleri dahi şahikasına çıkarmıştır Osmanlı. Bunun analiz edilmesinde ısrarcıyım. Yapabilirsek, bize has bir armoni oluşturacağız.

KİLİSEYE YAKIN, CAMİYE UZAK OLDULAR

-”Mesele arabesk değil, Türk müziği meselesi.” derken neyi kastediyorsunuz?

Arabesk deyimi, İslamiyet’ten önceki Mısır’dan yayılıyor. Roma’yı, Ege halklarını etkilemiş, Japonya’da bile görülmüş, klâsik balede iki figüre adını vermiştir. Mimaride de çok süslü bir tarzdır ve dünyayı etkilemiştir. Araplar içinde kültürel birikim alanında önde gelen Mısır’dır. 1920’lerde hürriyetlerini kazandıkları zaman, şimdiki müziklerini de oluşturdular. Bunun başında Abdulvahhab var. Ümmü Gülsüm gibi büyük bir değerle yapmışlar bunu. Daha önce, sanat müzikleri tamamen Osmanlı. Abdulvahhab, “Ben, Mısırlı bir babanın, Türk bir annenin çocuğuyum. Benim eğitimim Türk müziğidir.” diyor. Abdulvahhab’ın kaynağı, Batı. Özellikle yaylı ailesini iyi kullanıyor ve dört, beş oktavlı bir mesafede müzik icra ediliyor. Dinamik ritimler oluşturuluyor. Bu arada Türkiye’de ne oluyor? 1934-36 yıllarında Türk müziği ele alınmıyor, Batı müziği devlet konservatuarı kuruluyor. Bizdeki Batılılaşma, çağdaşlaşma bakışıyla olmalıydı. Mesela, klâsik Batı müziğiyle uğraşan Türk Beşleri (Adnan Saygun, U.Cemal Erkin, H.Ferit Alnar, Cemal Reşit Rey, N.Kazım Akses) güzel şeyler yaptılar; ama Türk müziğinin ruhunu veremediler.

-Sizin tabirinizle “Camiyi ve kiliseyi beraber konu etmeliydiler. Ama camiye çok uzak kaldılar.”

Batı tekniğinin temelinde kilise vardır. Beethoven’in 9. senfonisiyle, Itri’nin Salât-ı Ûmmiye’si aynıdır, hedef olarak. Ama ikisi de kendi kültürüyle oraya varıyor. Orada cami, bizim değerlerimizi anlatıyor. Bu değerleri anlatmak, halkımızla bütünleşecek bir müziği ifade ediyor. Türk Beşleri, halkla bütünleşemediler. Atatürk, ‘muasır medeniyetler seviyesi’ sözüyle, ‘Gelişmiş devletlerin seviyesine kendi yolumuzla varalım’ demek istemiş. Ama anlaşılamamış ki!

-1934 Kasım’ından 1936 Temmuz’una kadar radyoda Türk müziği yasaklanıyor. Bunun arkasında Arap müziğinin dinlenmesi yatıyor. Sizin müziğinizin kabul edilmesini sağlayan, biraz da bu bastırılmışlık olabilir mi?

Batılılaşma hareketinin içinde olan bir şey bu. Batı, empoze edilecek ya! Radyolarda Türk müziği yasaklanınca halk, kendine yakın radyoları açıyor. En yakını da Arap müziği. Çünkü dinimiz aynı. Arap filmleri geliyor, Batılı filmlerden daha çok izleniyor. Bakıyorlar ki yaptıkları yanlış, o zaman Türk müziğine yeniden yer veriyorlar.

ARABESK TANIMLAMASI 1930’LARIN SONLARINDA SAADETTİN KAYNAK’LA BAŞLAR


-Arabeskin Türkiye’ye girişinde, 1960’ların başında Suat Sayın’ın Ahmet Sezgin’e yaptığı Sevmek Günah mı parçası milat kabul edilir. Bunun daha erkene uzandığını mı söylüyorsunuz?

Arabesk tanımlaması, 1930’ların sonlarında Saadettin Kaynak’la başlar. O zamanlar, Saadettin Baba’ya arabeskçi demişlerdir. Çünkü gelen Mısır filmlerinin dublajını, müziklerini o yaparmış. Öyle bir üstat ki, bunları iki-üç gecede bitirirmiş. Kendisi aynı zamanda hafızdır.

-Türkiye’deki arabesk dinleyicisinin çıkışı bilimsel düzlemde, köyden kente göç eden kitleyle ilişkilendirilir. Sizce de böyle mi?

Kente gelen insan, karnını doyurmaya gelmiştir. Benim derdim o değildi. Yetişmiş bir müzik insanı olarak zaten büyük şehirdeydim. En yüksek puanlarla, TRT İstanbul ve Ankara radyolarını kazandım. Birçok arkadaş ise büyük şehre gelip başarılı olmaya çalıştı. Kırdan kente gelen insanlarla, onlar arasında paralellik kurabiliriz. Güneydoğu’da yaşayan vatandaşlarımızın birçoğunun akrabası Suriyeli, Iraklıdır. Bu anlamda arkadaşlarımızın bir yanının Araplara dayandığını görüyoruz. Müzik yaparken, bu yanlarını da kullanıyorlar. Onların yaptığı müziğe arabesk diyebiliriz. Bazı insanlar, olumsuzluk yaftası olarak arabeski kullanıp, kasten çamur attılar. Arap kültürüne de hakarettir bu.

-Kentlileşenler neden arabeski talep etti?

Kendisini daha iyi ifade ettiği için. Arabesk diye adlandırılan serbest çalışmalarda, sanat müziği ve halk müziğinin çok daha üzerinde bir icra anlayışı vardır, teknik olarak. Bilgiyi daha fazla içermektedir. Hem de dünyaya dönüktür. Bu anlayışla senfonilere bile ulaşabilirsiniz. TRT ve çevresinin çok üzerinde bir icraya sahip, şu an serbest çalışma yapanlar.

-1960’lardan sonra, müzik dünyasında olduğu gibi dinleyicinin algılamasında da bir açılma yaşandı. 1980’lerden sonra arabeskin sistemle barışması da söz konusu oldu. Sizin müziğiniz yine de merkeze daha yakın anlamlar taşımadı mı?

Dünyayla ilgilendim; ama halkının duyarlılığını bilen biri olarak çalışıp, yeni yapılar oluşturdum. Bunu kabul etmediler. Ama halk kabul etti. Büyük çoğunluk, dünya çapında tirajlar yaptırdı bana. Onların kabullenmesi, en büyük gücümdü. O zaman “Doğru yoldayım.” dedim.

TRT’YE BOYUN EĞMEYEN TEK KİŞİYİM

-20 yaşında girdiğiniz TRT’de ancak on ay çalışabiliyorsunuz. O yapıyı tanıyan biri olarak baktığınızda TRT’nin yanlışları neydi?

TRT ve çevresi, resmî müziğin dışına çıktığım için beni daima karalamak istedi. Sanatı memuriyetleştirmişti ki çok değerli müzisyenler bile emir kulu hâline getiriliyorlardı. Bense sanatçının özgür olmasını istiyordum. Orada tamamen korumaya yönelik bir zihniyet vardı. 25 sene, TRT’ye boğun eğmeyen tek kişi bendim. Arkadaşlarımın birçoğu ancak orada ünlenebileceklerini düşünüyorlardı. Ben de “Anasını eşek kovalasın.” diyordum. TRT’den bu yüzden ayrıldım. Devletin kurumu olduğu için değerliydi; ama görevini yapmadığı için saygım yoktu. 25 sene sonra ben haklı çıktım.

-Devlet sanatçısı olmak, resmî ideolojiye eklemlenmek sizin için ne ifade ediyor?

Devletimizin sanatla ilgili bakışı hâlâ yeterli, sağlıklı ve güçlü değil. Kültür Bakanlığı görevlerini yapmıyor. Kültür politikamızın altı hâlâ kalın çizgilerle çizilmemiştir. Bundan dolayı çok büyük kavgalar olmaktadır. Ülkemizde çok çeşitli etnik yapılar vardır. Bunu anlamayan Kültür Bakanlığı olabilir mi?

-Devletin sanatçısı olunur mu?

Hayır, olunamaz. O unvanı verirlerken, “Bunu, devletime saygımdan alıyorum. Ama kesinlikle, devletim böyle bir unvan vermemeli.” dedim. Ayrıcalık oluyor. Kriter yok. Bu unvanı alan birçok kişinin bizler tarafından yeterli bulunmadığı bir gerçek. Hiçbir aktifliği de yok bazılarının. Bu ödülü nasıl aldıklarına hayret ettik.

-Sosyolog Meral Özbek 80’lerin ortalarından itibaren müziğinizde, sloganların popüler bir anlam içerdiği, ideolojik söylemin parçalanmış olduğu tespitini yapıyor.

Hiçbir zaman bir siyasetin parçası olmadım. Bir ideolojiyi öne süren mesajlar vermedim. “İnsandan yanayım, yaşanmışlığı anlatırım. Kimse beni kendi düşüncelerine çekmezse memnun olurum.” dedim. Siyasette belli bir safın adamı olmak gerekiyor. Bütün görüşlerin doğru yönleri olabilir. Ama kamplaşmaya giderek, zarar veriyorlar. Bundan son derece rahatsız oldum. Batsın Bu Dünya’yı da bunun için yapmışımdır.

-Yaptığınızın keskin bir arabesk olmadığını söylüyorsunuz. ‘Açık müzik’ yapmanız, sizi arabesk müzikten hangi yönleriyle ayırıyor?

Benim serbest çalışmalarımın kaynağı, Adriyatik’ten Çin’e kadar olan havzada atalarımızın yaşamış olduğu duygudur. Dünyada her şey o kadar çok yakınlaştı ki, birbirinden etkilenmemesi mümkün değil. Bu, görmezlikten gelinemez. Burada klâsik yapılara körü körüne bağlı olanlara bunu söylemek gerekiyor.

-Globalist anlayış, oryantalist etkilenmeye de açık değil mi?

Batı, Müslüman Osmanlı’ya, Ortadoğu’ya bu gözle bakıyor. Bunu en iyi alafranga ve alaturka ayrımı ortaya koyuyor. Levantenler, hem Frenk hem de Batıcı olduklarından, kendi kültürlerini Osmanlı’dan ayrı kılmak için bu tanımlamayı kullanmışlar. Ama alaturka kelimesini de öyle bir hâle getirmişiz ki, “Amma alaturkasın” diye, ‘Türk tarzı’ anlamındaki cümle, kendi kimliğini aşağılama aracı olarak kullanılıyor. Böyle çirkinlik olabilir mi? Popstar Alaturka’ya katılmak için ikna olduysam, birinci derecede, bunları anlatmak istemem etkiliydi. Entelektüel birçok insanın alaturkanın ne anlama geldiğini bilmediğini görmek beni üzüyor.

-Bağlama çalmanın hor görüldüğü dönemlerde kendinize ait bir tarz oluşturdunuz. Bağlamayla Türk müziği hatta rock’n roll çalmanın bu tepkileri savuşturmak gibi amacı var mıydı?

Şunu düşünüyordum: “Onların sevdiği şeyleri bağlamayla çalayım ki, bağlamayla bunlar çalınabiliyor mu desinler. Arkasından bağlamanın seslerini tanıtayım.” Bazı insanların daha ikna olduğunu gördüm, hayretler içinde kaldım. Bu çirkin bir yoldu. Çok üzülmüşümdür. Ama bağlama çalarken, kendime has tavırlar oluşturdum. Yoruldum; ama değdi. İyi ki yapmışım.

BATI NOTASIYLA DEDE EFENDİ’Yİ TANIYAMAYIZ


-Babanız eski bir hafız. Gazel, kaside ve ilahilerin okunduğu bir evde büyüyorsunuz…

Babam hafızlık yapmıyordu; ama medreseden mezun olan herkes hafız olmak zorundaydı. Babam da medrese mezunu olduğu için Kur’an’ı hatmetmişti. Ayrıca sesi de çok güzeldi. Gazel çok önemli bir şey. Batı’da blues gibi, gazel de serbest olarak, doğaçlama biçimde sözle ifade edilir. Makamları iyi bilen birisi, iyi gazel söyleyebilir. Orada bir üst düzey var. Bunun enstrümandaki adı, taksim geçmektir.

-İçinde büyüdüğünüz bu damarı hep canlı tuttuğunuz anlaşılıyor. “Dede Efendi, bizim zamanımıza intikal edemedi. Klâsik Türk müziğine, kaynaklarına yabancılaştığımız için yabancılaştık.” ifadesi de bunun yansıması mı?

Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Dede Efendi’yi, Itri’yi, Hafız Post’u, Sadullah Ağa gibi delil bırakmayan, gramofon öncesi sanatçılarımızı bilemiyoruz. Dede Efendi 1800’lerin başında, Itri 1600’lerde, Hacı Arif Bey, 1800’lü yıllarda yaşamış. “Eskileri notaya göre tanıyoruz.” diyorlar. Hangi notaya göre? Bildiğimiz Batı notası, özellikle Donizetti Paşa’dan itibaren kullanılıyor ve 400-500 sene evvelin müziği notaya alınıyor. Klâsik Türk müziği, Hamparsum notayla kaydedilmiştir. Bu notayı, on kişi okusa, onu da farklı okur. Batı notası gibi her şeyi içermez. Herkes özel notlar alır. Itri’yi, Dede’yi yaşayan yok. Ama eserleri notaya çekiliyor. Doğru çekilmiş mi, bir. Doğru intikal etmiş mi, iki. TRT, bunun doğruluğunu savunuyor. İyi ama sorularıma cevap yok. Sen Itri’yi gerçekten yaşıyorsan, onun gibi bir devi yansıtabileceksen, icranda görürüm zaten.

MÜZİK CAMİYE GİREBİLMELİ


-Arabeskin dinî bir perspektifi var mıdır? “Kula kulluk edene yazıklar olsun” diyen Orhan Gencebay’a özgü bir durum mudur bu?

İslamiyet’te kula kulluk edilmez, Yaradan’ın kulu olunur. Kişinin sevdiğine teslim olması, kulluk anlamına gelmez. Arabesk deyince aklımıza İslamiyet’i getiriyoruz. Buna katılmıyorum. Tarihsel taşıyıcılığı din sağlamıştır; ama bu anlamda İslamiyet’e katkılar da yapılmıştır. Itri, Tekbir’i yazmıştır. Herkes sanır ki Kuran’da vardır. Yine Salât-i Ûmmiye, Itri’nin bestesidir. Nasıl ki Süleyman Çelebi, Mevlid’i yazmıştır; bu anlamda her Müslüman ülkenin dine katkısı olmuştur.

-Amerika’daki Müslümanların camilerde kendi orkestralarını kurduğunu öğrendiğinizde çok etkilenmişsiniz. Bu insanlara ulaştınız mı?

Ulaşmadım; fakat naklettiler bana. Rochester’da udunu, neyini kapan camiye gidiyormuş. Ve büyük bir huşu ve vecd içinde orada zikir yapıyorlarmış. Bir anda durdum, bunu duyunca. Hoşuma gitti. Tasavvuf müziği yapıyorlar. Orada herkes gözleri dolu dolu, yıkanmış gibi oluyormuş. Fakat bunu burada yapmak mümkün değil.

-Neden?

O enstrümanlar onların inançlarından gelen duygularını, zikirlerini güçlendiriyor. Onu camiye sokmak günah değil ki. Niyet önemli orada. Batı’nın polifonik (çok sesli) sistemini papazlar geliştirmiştir. Enstrümanlarının gelişim kaynağı kilisedir. Yıllar önce, Barcelona’da dünyanın en büyük katedrallerinden birini gezdim. Katedralin büyük bir avlusu vardı. Bir anda sekiz, on tane büyük otobüs geldi. Hepsi gezmeye gelmişler. O sıra avluda, nefeslilerden oluşan 11 kişilik kilise orkestrası vardı. Ritmik bir müzik çalmaya başladıklarında, herkes kol kola girip, horona benzer bir figür sergilemeye başladılar. Onları bir araya getiren müzikti. Batı’daki en büyük eserler, din ve Allah için yapılmıştır. En büyük resimler, katedraller, kiliseler… Hem de engizisyon gibi korkulu bir dönemde. Bach, Hendel klâsik müziğin babalarıdır. Onlar, inançlarını anlattılar müziklerinde. Bizde de müziği geliştirenler tasavvuf erbapları, din hocalarıdır. Fakat şimdi oralarda değil Türkiye. Geçmişinden kopuklukla ilgili sorunlardan biri de budur.

-Mevleviliğin üzerinde sıklıkla durmanıza rağmen, şarkılarınıza direkt olarak yansımadı. Benim aklıma gelen yegâne örnek Tek Hece Aşk. Neden kendinizi saklıyorsunuz?

Mevlana bizim pirimizdir. Onunla ilgili notlar acaba doğru mu? Onu filmlerde öyle anlatıyorlar ki, durağan bir insan, yarım saatte bir düşünen, konuşan ulema. Bence Mevlana olağanüstü hareketli, her yere yetişebilen, her şeye cevap verebilecek güce sahip biriydi. Ama öyle anlatmıyorlar. Ölümünde yani düğününde, dini ne olursa olsun bütün insanlar orada. Böyle bir insan yarım saatte söz söylemez, sürekli ışık saçar.



POPSTAR ALATURKA BENİM FİKRİMDİ

-Popüler kültür ortamının kirliliğinden yakınıyorsunuz. Şu an jüri üyeliği yaptığınız Popstar Alaturka programının aktörleri de bu kirliliğin bir parçası değil mi?

Birkaç sene önce Popstar programını kısmen izlemiş, çok rahatsız olmuştum. Saygısızlık had safhadaydı. Geçen sene teklif geldiğinde de ‘hayır’ dedim. İki sene evvel, Adem Gürses, Star TV’nin başındayken, “Kesinlikle Alaturka Star yarışması yapmak lâzım.” demiştim. Alaturka, Türk tarzı olduğu için ülkemizde hâkim olan bu. Pop, güncel olan anlamını taşır. Münir Nurettin’in Dönülmez Akşamın Ufkundayım’ı da güncel olabilir, Dede Efendi’nin Tut-i Mucize Guyem’i de... Popstar üyeliğini reddettikten sonra bu defa ‘Popstar Alaturka’ teklifiyle geldiler. Ben ‘Alaturka Popstar’ olsun istedim; ısrar ettiler, “Seninle birlikte format değişecek.” dediler. “Bunu kabul edebilirim.” dedim. Bunun reytingi iyi olursa, bilgilerimizi verebiliriz gibi geldi bana. Yeni seslerin de olmasını, insanların ismimize güvenerek cesur olmalarını istiyordum. Nitekim ikinci yarışmanın elemelerine 10 binin üzerinde yarışmacı katıldı.

-Bu program, babalık imajınızı bir yumuşatmaya uğrattı mı?

Hayır. Ben, Orhan Baba’yım. Değişecek değilim. Çevremde bazı arkadaşlar, reyting için bazı şovlar yapıyorlar. Hiçbir zaman böyle bir ortamda aracı olacağımı düşünmezdim. Program reytinglerde birinci olunca, “Önemli olan niteliktir, o zaman doğru yoldayız.” dedim. Beş saat üst düzey bir reytingle durmak mümkün değil. Demek ki halkımızın buna da ihtiyacı var. Orası yalnızca bir eğlence alanı değil. Ben orada göründüğüm gibiyim. Çok rahatsız olursam, rencide edilirsem orayı terk ederim. Beni yüz kişinin onu tenkit edip, doksanı etmiyorsa da üzülüyorum aslında yüzde 10’un söylediklerine.



İLK VE SON KEZ SAHNEYE ÇIKACAĞIM




-Bu kadar çok üreten bir sanatçı olarak albüm satışlarınızın toplamı nedir?

Resmî satışlar, 65 milyonu geçer şu anda. Korsanla 200-300 milyon diyoruz, belki az bile. Türkiye’de böyle bir rakam yok. Onun için biz babayız diyoruz.

-Ajda Pekkan’ın, Batılılaşmanın en önemli figürlerinden birisiyken sizin şarkılarınızı yorumlamasını nasıl buluyorsunuz?

Ajda benim eski arkadaşımdır. Pop müziğin en başında olan kişidir ve o tarzda birisi daha olmadı. Batı’yla beslenmiştir; ama kendi ülkesini inkâr etmemiştir. Ajda’nın gönlü, duyguları burada. Ama aklı Batı’da.

-Müzik akademisi kuracaktınız. Girişimlere başladınız mı?

Ondan hiç vazgeçmedim. Fakat istediğim ortamı bulamadım diye uzuyor gidiyor. Aslında ben dizi çekeceğim.

-Yıllar sonra… Gerçekten mi? Nasıl bir rolünüz olacak?

(Gülüyor) Metropol dervişi gibi. Öyle bir kimlikle dizi çekmek istiyorum. Bir hikâyemiz var, onu geliştirmeye çalışıyoruz. Bunları bırakalı bir hayli zaman geçse de, bir daha yapmamak üzere çekilmemiştim.

-Sizi televizyona döndürecek şey nedir?

Hem sinemayı seviyorum, hem de bazı mesajlar vermeyi...

-İnsanların en çok merak ettiği şeylerden biri de şarkılarınızı neden canlı okumadığınız?

Ben sazımı elime aldığım zaman 24 saat çalar, söylerim. Ama bunu ekranda yapmıyorum. Eğer sahneye çıkmış olsaydım, yapardım. Sahne, 39 yıldan beri çıkmadığım bir yer. Bir gizem var burada. O gizemi sahnede ortaya koymak istiyorum açıkçası. Bizim yapacağımız 10-15 konser olur ancak. Bunu da bir sponsor eşliğinde yapmam mümkün. Sunuşu olsun, promosyonu olsun, ekonomisi olsun bir gücü gerektirdiği için bunu organizatörlerin yapabileceklerini sanmıyorum.

 

Fatih Vural - Aksiyon Dergisi - 12.03.2007

 
Reklam
Telif Hakkı © 2017 Open Source Matters. Tüm Hakları Saklıdır.
Joomla! GNU/GPL lisansı altında özgür bir yazılımdır.
 
Gürsoylar